Gücün Yeni Rengi: Mavi Hidrojen Geleceğin Enerjisi mi?
Su
krizinden söz edildiğinde çoğumuzun aklına kuruyan göller, çatlayan topraklar
ya da iklim değişikliği geliyor. Benim aklıma ise ilk olarak başka bir şey
geliyor: Yapay zekâ. İlk duyulduğunda garip geliyor, biliyorum. Sonuçta ekranda
birkaç satır yazı görüyoruz.
Bir bilgisayar suyu nasıl tüketebilir ki?
Aslında
yapay zekâ ne telefonumuzun içinde ne de bilgisayarımızın ekranında yaşıyor.
Biz sadece sonucu görüyoruz. O sonucun arkasında ise dünyanın farklı yerlerine
kurulmuş dev veri merkezleri var. Futbol sahalarını andıran büyüklükteki bu
merkezlerde binlerce işlemci aynı anda durmaksızın çalışıyor. Her biri saniyede
trilyonlarca işlem yapıyor ve doğal olarak büyük miktarda ısı üretiyor. Isınan
sistemlerin çalışmaya devam edebilmesi için sürekli soğutulmaları gerekiyor.
İşte su tam burada devreye giriyor. Ekranda birkaç cümle okurken, dünyanın
başka bir köşesinde tonlarca su bu sistemlerin sıcaklığını düşürmek için
dolaşıyor.
Yapay
zekânın su tükettiğini ilk öğrendiğimde ben de şaşırmıştım. Sonra bu konuda
yayımlanan araştırmaları okumaya başladım. Karşıma çıkan veriler
düşündürücüydü. Büyük dil modellerinin eğitimi sırasında yüz binlerce litre
temiz su kullanılabiliyor. Üstelik mesele yalnızca eğitim süreci de değil. Her
soru, her görsel, her metin bu dev sistemleri yeniden çalıştırıyor.
Araştırmalarda yaklaşık yirmi ila elli soruluk bir sohbetin ortalama yarım
litrelik bir su tüketimine karşılık gelebileceği ifade ediliyor. Rakamlar
değişebilir; kullanılan sistem değişir, hava koşulları değişir, veri merkezi
değişir. Ama değişmeyen bir gerçek var: Dijital dünyanın da görünmeyen bir su
ayak izi bulunuyor.
Düşündükçe
insanın aklına başka şeyler geliyor. Bazen sadece yapay zekaya
kibarlığımızdan "Teşekkür
ederim." yazıp geçiyoruz. O cümlenin tek başına büyük bir anlamı
olmayabilir. Fakat aynı cümleyi milyonlarca insanın, her gün defalarca
yazdığını düşündüğümüzde mesele değişiyor. Bir damla suyla susuz kalınmaz belki
ama milyonlarca damla bir gölü doldurur ya da boşaltır. Sanırım dijital
dünyanın en görünmez bedellerinden biri de bu.
Teknoloji
ilerledikçe doğaya daha az bağımlı olduğumuzu sanıyoruz. Oysa tam tersi oluyor.
Bulut dediğimiz şey aslında gökyüzünde değil; toprağın üzerine kurulmuş veri
merkezlerinde. Yapay zekâ dediğimiz şey de görünmez değil; elektrikle,
minerallerle ve suyla çalışan fiziksel bir sistem. Bu yüzden yaşananlar
yalnızca çevresel bir mesele değil. Aynı zamanda ekonomik ve politik bir
dönüşümün habercisi. Son yıllarda su teknolojilerine yapılan yatırımların
artması, su fonlarının çoğalması ve ülkelerin su politikalarını yeniden
şekillendirmesi tesadüf değil. Ekonomi her zaman kıt olana yöneliyor.
Beni
düşündüren başka bir konu daha var. Dünyanın farklı bölgelerinde büyük
şirketlerin ve yatırım gruplarının geniş tarım arazileri satın alması artık
sıkça konuşuluyor. İlk bakışta bunun sadece üretim amacı taşıdığı
düşünülebilir. Fakat toprağın altında bulunan yer altı su kaynakları da o
arazinin bir parçası. İşte tam bu noktada insan ister istemez şu soruyu
soruyor: Gelecekte asıl değerli olan
toprak mı olacak, yoksa toprağın altındaki su mu?
Bugün
Afrika'nın ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde gerçekleşen arazi yatırımlarına
bakınca bu ihtimal bana eskisi kadar uzak görünmüyor. Geleceğin sömürgeciliği
belki ülkelerin sınırlarını değil, su kaynaklarını hedef alacak.
Bilim
insanları yıllardır kuraklıkların artacağını, yağış düzenlerinin değişeceğini
ve su stresi yaşayan nüfusun büyüyeceğini söylüyor. Buna bir de giderek büyüyen
veri merkezlerinin su ihtiyacı eklenince, bugün küçük gibi görünen sorunların
yarın çok daha büyük krizlere dönüşmesi ihtimal dışı görünmüyor.
Belki
birkaç yüzyıl sonra tarih kitapları petrol çağından sonra su çağını anlatacak.
Şehirler su rezervlerine göre kurulacak, ülkelerin zenginliği altın
rezervleriyle değil temiz su kapasitesiyle ölçülecek. Bugünün teknoloji
şirketleri ise yalnızca teknoloji üreticileri olarak değil, suyu yöneten güçler
olarak da anılacak.
Elbette
bunların hiçbiri kesin bir gelecek değil. Bunlar yalnızca bugünden baktığımda
gördüğüm ihtimaller. Ama tarih bana hep aynı şeyi hatırlatıyor: İnsanlık,
kıymetini geç fark ettiği her şey için ağır bedeller ödedi. Orman kesildikten
sonra ağacın, hava kirlendikten sonra temiz nefesin, toprak yorulduktan sonra
verimin değerini anladık. Umarım su için aynı cümleyi kurmak zorunda kalmayız.
Bugün
yapay zekâya hayranlıkla baktığımız her ekranın arkasında görünmeyen bir nehir
akıyor olabilir. O nehir kuruduğunda duracak olan yalnızca teknoloji olmayacak.
Hayatın kendisi de yavaşlayacak.
O gün geldiğinde belki de en
önemli soru, "Yapay zekâ ne kadar gelişti?" olmayacak.
"Asıl soru,
onu çalıştıracak kadar suyumuz kaldı mı?" olacak.

Yorumlar
Yorum Gönder