Gücün Yeni Rengi: Mavi Hidrojen Geleceğin Enerjisi mi?

İnsanlık tarih boyunca toprağı, altını ve petrolü paylaşamadı. Gücün yönü değiştikçe uğruna verilen mücadeleler de değişti. Şimdi ise sessiz sedasız yeni bir paylaşım savaşı başlıyor. Adı henüz tam konulmadı ama işaretleri her yerde: Su. Eskiden su, musluğu açınca akan hayati bir ihtiyaçtı. Bugün ise devletlerin, teknoloji şirketlerinin ve yatırım fonlarının uzun vadeli planlarında giderek daha fazla yer bulan stratejik bir güç hâline geliyor. Bana kalırsa gelecek yüzyılların en değerli kaynağı petrol değil; renksiz, kokusuz ve yıllarca su bolluğu yaşayan milletlerce değeri tam anlaşılamayan su olacak. 

Su krizinden söz edildiğinde çoğumuzun aklına kuruyan göller, çatlayan topraklar ya da iklim değişikliği geliyor. Benim aklıma ise ilk olarak başka bir şey geliyor: Yapay zekâ. İlk duyulduğunda garip geliyor, biliyorum. Sonuçta ekranda birkaç satır yazı görüyoruz.

Bir bilgisayar suyu nasıl tüketebilir ki?

Aslında yapay zekâ ne telefonumuzun içinde ne de bilgisayarımızın ekranında yaşıyor. Biz sadece sonucu görüyoruz. O sonucun arkasında ise dünyanın farklı yerlerine kurulmuş dev veri merkezleri var. Futbol sahalarını andıran büyüklükteki bu merkezlerde binlerce işlemci aynı anda durmaksızın çalışıyor. Her biri saniyede trilyonlarca işlem yapıyor ve doğal olarak büyük miktarda ısı üretiyor. Isınan sistemlerin çalışmaya devam edebilmesi için sürekli soğutulmaları gerekiyor. İşte su tam burada devreye giriyor. Ekranda birkaç cümle okurken, dünyanın başka bir köşesinde tonlarca su bu sistemlerin sıcaklığını düşürmek için dolaşıyor.

Yapay zekânın su tükettiğini ilk öğrendiğimde ben de şaşırmıştım. Sonra bu konuda yayımlanan araştırmaları okumaya başladım. Karşıma çıkan veriler düşündürücüydü. Büyük dil modellerinin eğitimi sırasında yüz binlerce litre temiz su kullanılabiliyor. Üstelik mesele yalnızca eğitim süreci de değil. Her soru, her görsel, her metin bu dev sistemleri yeniden çalıştırıyor. Araştırmalarda yaklaşık yirmi ila elli soruluk bir sohbetin ortalama yarım litrelik bir su tüketimine karşılık gelebileceği ifade ediliyor. Rakamlar değişebilir; kullanılan sistem değişir, hava koşulları değişir, veri merkezi değişir. Ama değişmeyen bir gerçek var: Dijital dünyanın da görünmeyen bir su ayak izi bulunuyor.

Düşündükçe insanın aklına başka şeyler geliyor. Bazen sadece yapay zekaya kibarlığımızdan  "Teşekkür ederim." yazıp geçiyoruz. O cümlenin tek başına büyük bir anlamı olmayabilir. Fakat aynı cümleyi milyonlarca insanın, her gün defalarca yazdığını düşündüğümüzde mesele değişiyor. Bir damla suyla susuz kalınmaz belki ama milyonlarca damla bir gölü doldurur ya da boşaltır. Sanırım dijital dünyanın en görünmez bedellerinden biri de bu.

Teknoloji ilerledikçe doğaya daha az bağımlı olduğumuzu sanıyoruz. Oysa tam tersi oluyor. Bulut dediğimiz şey aslında gökyüzünde değil; toprağın üzerine kurulmuş veri merkezlerinde. Yapay zekâ dediğimiz şey de görünmez değil; elektrikle, minerallerle ve suyla çalışan fiziksel bir sistem. Bu yüzden yaşananlar yalnızca çevresel bir mesele değil. Aynı zamanda ekonomik ve politik bir dönüşümün habercisi. Son yıllarda su teknolojilerine yapılan yatırımların artması, su fonlarının çoğalması ve ülkelerin su politikalarını yeniden şekillendirmesi tesadüf değil. Ekonomi her zaman kıt olana yöneliyor.

Beni düşündüren başka bir konu daha var. Dünyanın farklı bölgelerinde büyük şirketlerin ve yatırım gruplarının geniş tarım arazileri satın alması artık sıkça konuşuluyor. İlk bakışta bunun sadece üretim amacı taşıdığı düşünülebilir. Fakat toprağın altında bulunan yer altı su kaynakları da o arazinin bir parçası. İşte tam bu noktada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Gelecekte asıl değerli olan toprak mı olacak, yoksa toprağın altındaki su mu?

Bugün Afrika'nın ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde gerçekleşen arazi yatırımlarına bakınca bu ihtimal bana eskisi kadar uzak görünmüyor. Geleceğin sömürgeciliği belki ülkelerin sınırlarını değil, su kaynaklarını hedef alacak.

Bilim insanları yıllardır kuraklıkların artacağını, yağış düzenlerinin değişeceğini ve su stresi yaşayan nüfusun büyüyeceğini söylüyor. Buna bir de giderek büyüyen veri merkezlerinin su ihtiyacı eklenince, bugün küçük gibi görünen sorunların yarın çok daha büyük krizlere dönüşmesi ihtimal dışı görünmüyor.

Belki birkaç yüzyıl sonra tarih kitapları petrol çağından sonra su çağını anlatacak. Şehirler su rezervlerine göre kurulacak, ülkelerin zenginliği altın rezervleriyle değil temiz su kapasitesiyle ölçülecek. Bugünün teknoloji şirketleri ise yalnızca teknoloji üreticileri olarak değil, suyu yöneten güçler olarak da anılacak.

Elbette bunların hiçbiri kesin bir gelecek değil. Bunlar yalnızca bugünden baktığımda gördüğüm ihtimaller. Ama tarih bana hep aynı şeyi hatırlatıyor: İnsanlık, kıymetini geç fark ettiği her şey için ağır bedeller ödedi. Orman kesildikten sonra ağacın, hava kirlendikten sonra temiz nefesin, toprak yorulduktan sonra verimin değerini anladık. Umarım su için aynı cümleyi kurmak zorunda kalmayız.

Bugün yapay zekâya hayranlıkla baktığımız her ekranın arkasında görünmeyen bir nehir akıyor olabilir. O nehir kuruduğunda duracak olan yalnızca teknoloji olmayacak. Hayatın kendisi de yavaşlayacak.

O gün geldiğinde belki de en önemli soru, "Yapay zekâ ne kadar gelişti?" olmayacak.

"Asıl soru, onu çalıştıracak kadar suyumuz kaldı mı?" olacak.

 

Nihal Alkan

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siz Bunu Benim Sesim Sandınız

Evlilikte En Büyük Sorun: “Biz” Olamamak

Kendine Biçilen Yerden Taşmak