Siz Bunu Benim Sesim Sandınız
Sevgi, insandan başka şeylere verildiğinde daha berraktır. Bir çiçeği severken karşılık beklenmez. Gökyüzünü severken terk edilme korkusu duyulmaz. Bu yüzden sevgi, böyle zamanlarda daha saf görünür; sessiz, zarif ve hafif. Fakat sevgi insana yöneldiğinde değişir. İnsan, sevginin içine korkularını, beklentilerini ve eksikliklerini katar. Sevmek ile sahip olmayı birbirine karıştırır. Kıskançlığı sevgi, bağımlılığı aşk sanır. Oysa bunlar sevginin kendisi değil, yalnızca gölgesidir.
Yine de bütün gölgelerine rağmen sevgi,
hayatın en güzel rüyasıdır. İçine düşen bir ışık gibi insanı hafifleten, olduğu
yerden çözüp özgürleştiren bir histir. Belki de bu yüzden insan ondan kolay
kolay vazgeçemez. Bazı hikâyeler yüksek
sesle anlatılmaz. Çünkü adı söylense küçülür, detayı verilse herkesleşir. Oysa
bazı şeyler yalnızca iki kişinin bildiği kadar gerçektir.
Kimileri hayatına gürültüyle girmez. Yavaş
yavaş yerleşir içine. Bir cümlenin arasına saklanır, bir şarkının nakaratında
belirir, bir kitabın ilk sayfasına düşülmüş not gibi kalır. Bir zamanlar
sevmediğin şeyleri sonradan sever olursun. İnsan bazen bunu kendi zevki sanır. Oysa bazı alışkanlıklar bize ait değildir;
birinin dokunduğu yerden kalmıştır.
Hâlâ aklımda belirli bir manzara var. Bir
yanı tuz kokan sonsuzluğa açılır, bir yanı durgun bir dinginliğe yaslanırdı;
ardında ise insanın içine işleyen derin bir sessizlik uzanırdı. İnsan bazen bir yere değil, bir hisse
bağlanır. Çünkü bazı yerler haritada görünmez; yalnızca kalpte koordinatı
vardır. Akşam olunca ışık değişirdi. Gölgeler uzar, dünya küçülür, zaman
yavaşlar sanırdım. Bazı anlar yaşarken
sonsuz gibi gelir. Oysa sonradan anlarsın; hepsi geçip gitmiş bir rüyadan
ibaretmiş.
Ben aslında kalmayı da istemiştim. Yalnızca
korkuyordum. Bir yere gitmekten değil, kendimden uzak düşmekten. Yeni bir
düzende eksilmekten, alışırken yabancılaşmaktan, sevdiğim şey uğruna kendimi
unutmaktan. Belki ben küçüktüm bazı
kararlar için. Belki o da yeterince cesur değildi. Belki ikimiz de birbirimizi
beklerken kaybetmiştik.
Velhasıl sonra gittim. Uğurlanmanın da ağırlığı vardır. Hele ki bir insan seni bırakırken
tutabilecek güce sahipken bırakıyorsa. Vedalaşmak zordu. Ama daha zoru
şuydu ki: “Kal” da dememişti. İnsan bazı cümleleri tek başına kuramaz. Bazı kalışlar iki kişilik cesaret ister.
Gitmem gerektiğinde, acı bir şekilde şunu
öğrendim: İnsan bazen birini kaybetmez,
onu olduğu yerde geçmişe bırakır. Yola çıkarken kendime bir söz vermiştim:
Vardığım yerde, yola çıktığım kişi olmayacaktım. Öyle de oldu...
Zaman geçti. Hayat başka yönlere aktı. Ben de
olması gerekenleri oldurmaya çalıştım. Ama bazı duygular geçmez; yalnızca
derine iner. Hiç ummadığım bir anda bunu öğrendim. İnsan bazen bakmaması
gereken yere bakar. Sonra bir kareye sığmış gerçeği görür. Elin ayağına
dolaşır. Kalbin neye uğradığını anlayamaz.
Şimdi düşünüyorum: İnsanı daha çok hangisi acıtır; bilmek mi, yoksa hiç bilememek mi?
O gün güldüm, eğlendim. Kalabalığın içinde
herkes gibi göründüm. Ama insan bazen en
büyük acısını en güzel gülüşünün arkasına saklar. O gece şarkı çalmıyordu
aslında; içimde sustuğum her şey ses buluyordu.
Aklımda tek bir soru dolaşıyordu: Neden?
Neden bazı insanlar sevildiği yere dönmez? Neden bazı ihtimaller bir kalpte
yıllarca yaşarken, ötekinde bir günde söner? Neden birine esirgenen şey,
başkasına bolca verilir?
Tek bir şeyi anlıyorum: Mesele kapasite. Kimi
seni sevse bile seninle aynı derinliğe sahip değildir. Taşıyamamaktan korkar. Birinin tereddüt ettiği kadın, bir
başkasının ilk anda emin olduğu kadındır. Çünkü sevgi netlik ister. Emek
ister. Cesaret ister. Ve herkes cesur değildir.
Belki de en çok cevaplar değil, sorular can
yakar. Hele ki hiç cevaplanamayacak olanlar. Çünkü bazı cevaplar iyileştirmez.
Yalnızca kesinleştirir. Bazen insan
birini özlediğini sanır; oysa içinde sızlayan şey, yarım kalmış bir ihtimaldir.
Kimileri
gider ama içindeki yerinden hiç kalkmaz.
Gerisini ne ben anlatırım, ne sen inkâr edebilirsin. Ve bazı gözyaşları bir adama değil; cevapsız bırakılmış bütün
“neden”lere, geç kalmış hakikatlere
ve insanın içine sığmayan o sessiz öfkeye akar.
Bazı acılar eskimez. Yalnızca kendine yeni bir yüz
bulur. Siz bunu benim
sesim sandınız. Oysa konuşan, yıllardır susan Çalıkuşu’nun Feride’siydi.
Hangimiz biraz Feride değiliz ki?

Yorumlar
Yorum Gönder