Kendine Biçilen Yerden Taşmak



Kadın olmak, bana anlatıldığı gibi yalnızca var olmak değildi. Bunu bana öğrettiklerinde değil; susmam gereken yerleri öğrendiğimde anladım. Ne zaman fazla olduğumu, ne kadarının “yeterli” sayıldığını, hangi cümlede eksilmem gerektiğini öğrendiğimde... İnsan bazen kendine biçilen yer kadar var olabiliyormuş ve en çok da o yerin dışına taştığında fark ediyormuş kendini.

Bir gün, aynı şeyi savunduğumu sandığım kadınlarla aynı masada oturdum. Kelimelerimiz benzerdi, cümlelerimiz tanıdıktı ama bakışlarımız birbirimizi tartıyordu. Sanki kim daha az kırılmış, kim daha çok dayanmış, kim daha “doğru” yaşamış; sessizce ölçülüyordu. İşte o an fark ettim: Aynı yerden yaralananlar bile birbirine her zaman merhem olmuyordu. Çünkü kadın, yalnızca erkekle değil; bazen en yakınıyla da sınanıyordu. Ve bazen en derin yaralar, en tanıdık ellerden geliyordu. En yakınım sandığım gözlerde bile, başardığım her şeyin ardından ince bir gölge gördüm. Sevinç değildi bu; daha çok duraksayan bir bakış, içten içe yapılan bir hesap, sessiz bir kıyas... Sanki varlığım olduğum gibi değil de ne kadar olduğumla ölçülüyordu.

Bir zamanlar bir kadın, yazabilmek için kendine ait bir oda gerektiğini söylemişti. Virginia Woolf bunu bir ihtiyaç olarak değil, bir hak olarak anlatmıştı. Ama mesele hiçbir zaman sadece bir oda değildi. Bir alan, bir nefes; bölünmeden, eksilmeden var olabilmekti. Yıllar geçti, odalar büyüdü belki ama içimizde daralan yerler genişlemedi. Bugün kadın çalışıyor, kazanıyor, var oluyor ama eşitlik hâlâ seçilerek uygulanıyor. Sanki verilmiş bir hak değil de uygun görüldüğünde sunulan geçici bir izin gibi.

Bunu en çıplak haliyle bir dostumun sessizliğinde izledim. Yanındaki adamı “anlayışın kalesi” sanıyordu; oysa en büyük kuşatmalar, en yumuşak cümlelerle yapılıyormuş. Sınırları balyozlarla değil, incecik sızılarla ihlal ediliyordu. Ne giymesi gerektiğini fısıldayan o “şefkatli” bakış, aslında özgürlüğüne biçilen bir kafesti. Düşüncelerine yön veren o korumacı ses tonu bir rehber değil, zihnine örülen görünmez bir parmaklıktı. O an dehşetle fark ettim: İşgal her zaman bağıra çağıra gelmiyordu. Bazen bir sevgi sözcüğünün içine saklanıyor, bazen bir alışkanlığın arkasına gizleniyor, bazen de ruhun üzerinden parmak uçlarında yürüyerek, varlığını hissettirmeden seni senden siliyordu.

Başka bir gün, yabancısı olmadığım bir mutfağın sıradan tıkırtıları arasında, o zehirli ama çok tanıdık sahneye çarptı gözlerim. Öyle sıradan bir andı ki dikkatli bakılmasa bir buhar olup uçup gidecekti. Ama bazı anlar vardır; sessizce bir köşede durup izlediğinizde, insanın ruhuna çarpan o cümleler orada kök salar ve büyür. Bir annenin, kendi doğurduğu oğlunu başka bir kadının doğurduğu kızdan koruma telaşını izledim. "Onu fazla yorma," diyordu genç kadına; sesi şefkat maskesinin altına gizlenmiş bir tehdit ve derin bir kayırmacılıkla titriyordu. "Yaparsa da al elinden, erkek adam sıkıya gelemez, bir gün patlar..."

O an, masada oturan o iki kadının arasındaki uçurumda bir yerlerin yerle bir olduğunu hissettim. Bir kadın, bir başka kadına kendi yokluğu üzerinden bir varlık alanı çiziyor; üstelik bunu sevgi sandığı bir bencillikle yapıyordu. Kendi kızı için dünyaları devirmeyi göze alan o kalp, sıra bir başkasının evladına gelince aniden sessiz bir infazcıya dönüşebiliyordu. İzlediğim şey, bir kadının kendi yaşamındaki eksiklikleri, bir başkasının hayatını eksilterek tamamlama çabasıydı. Kadının "eskiden böyle yapmazdı" diye iç çekişinin ardında, aslında buz gibi bir gerçek duruyordu: Benim oğlumun konforu, senin varlığından daha kutsaldır.

Anladım ki zulüm her zaman uzaklardan, yabancı ellerden gelmiyordu. Bazen bir annenin ses telleri arasından, bazen de bir kadının kendi cinsine layık gördüğü o daracık kadere duyduğu köhne sadakatten sızıyordu. Şahit olduğum şey, bir kadının bir başka kadın üzerindeki en derin yarasıydı: Kendi canı için hak gördüğü özgürlüğü, başkasının canı için lüks sayan o kadim adaletsizlik.

Oysa o da yoruluyordu, o da mücadele ediyordu, o da var olmaya çalışıyordu. Ve belki de bu “kadercilik” düzeni yüzünden; erkekler babaları gibi yaşamak istiyor, kadınlar ise artık anneleri gibi yaşamak istemiyor. Kırılma tam da burada başlıyor; sessiz, görünmez ama geri dönüşü olmayan bir yerden. Kadın, sadece kendi kaderini değil, çocuklarının kaderini de değiştirebileceği bir yerde duruyor. Belki de bu yüzden mesele sadece kadınları değil, erkek çocuklarını da nasıl yetiştirdiğimiz. Çünkü eğitilmeyen her erkek çocuk, bir gün başka bir kadının omzuna yük oluyor ve bu yük çoğu zaman “doğal” sanılıyor.

Ve yine de kadın çoğu zaman sadece gerektiği kadar anlaşılıyor; hatta bazen sadece kim olduğuna göre... Kendi kızı için istemediğini, başka bir kadın için kolayca söyletebilen bir dünya bu. Aynı cümle farklı bir kadına söylendiğinde vicdan bile yer değiştirebiliyor. Bunu biliyorum ama hayat, insana bazen bilmenin yetmediği o çaresiz yerleri de gösteriyor.

Geçtiğimiz aylarda bir şey yaşadım. İçimde büyüyen bir hayat, sessizce durdu. Bunu anlatmanın bir dili yok; çünkü bazı acılar kelimeleri kabul etmiyor. Ne söylersen eksik kalıyor, ne kadar susarsan sus o yükün içinden çıkamıyorsun. İnsan böyle zamanlarda herkesten uzaklaşmıyor aslında; sadece kendine sarf edilen o ezbere cümlelerden geri çekiliyor. “Geçer”, “vardır bir hayır”, “güçlü ol”... Oysa insan bazen güçlü olmak istemiyor. Sadece anlaşılmak istiyor; hiç yorum yapılmadan, hiç düzeltilmeden, olduğu yerde bırakılmak...

Sonra bir tanım gördüm, sanki biri içimdeki dağınıklığı tek bir kelimeye toplamış gibi: Sınanmamışlığın kibri. İşte o an, yaşadığım şeyin yalnızca bir kayıp olmadığını anladım. Asıl ağır olan, acının üzerine konuşulması ve anlaşılmamaktı. Henüz düşmemiş olanların düşene yukarıdan bakması; henüz kırılmamış olanların, kırılanı nasıl tutacağını bilmeden hüküm vermesi; hiç dağılmamış bir aynadan bakıp herkesi kusurlu sanması... Bu bir kibir. Yaralanmadığı yerden konuşan, yaşamadığı acıdan hüküm veren, hiç taşımadığı bir yükün nasıl taşınacağını anlatan bir kibir.

Oysa sen o fırtınaya yakalanmadın. Bir umudu kaybetmenin ama onu hâlâ içinden tamamen uğurlayamamanın ne demek olduğunu yaşamadın. Karanlıkta, küçücük bir ışığı söndürmemek için nasıl nefesini tuttuğunu bilmedin. Bir şeyin bittiğini anlayıp yine de ona son kez tutunmanın ağırlığını taşımadın. Peki o zaman, hangi gücü anlatıyorsun?

İnsan, yaşamadığı hiçbir acının içinden konuşmamalı belki de. Çünkü bazı yaralar dışarıdan bakıldığında görünmez ama içerden bakıldığında bütün dünyayı değiştirir. Ve o gün anladım: Acı insanı sadece kırmıyor, onu sessizleştiriyor. Ama o sessizlik, insanın içinde en çok konuşan şey oluyor. Ve belki de bu yüzden insan en çok hiç kimsenin duymadığı yerden değişiyor. Bir daha aynı cümleleri kuramıyor, aynı şekilde bakamıyor, aynı yerden incinmiyor.

Ve anlıyorsun; kadın olmak sadece var olmak değilmiş. Bazen susarak, bazen taşarak ama en çok da kimsenin görmediği yerlerde yeniden kurulmakmış.

Velhasıl kelam sevgili okurlar, benim bu konudaki düşüncelerim şimdilik bu kadar.

Peki siz ne düşünüyorsunuz?

Yorumlarda buluşalım...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siz Bunu Benim Sesim Sandınız

Evlilikte En Büyük Sorun: “Biz” Olamamak