Namusun Ağırlığı: Neden Hep Kadınlar Taşımak Zorunda Kalıyor?

 

Kelimelerin Taşıdığı Yük

Bazı kelimeler vardır; yalnızca anlam taşımazlar. Yük taşırlar. Namus da onlardan biridir. Ben bu kelimeyi bir kitapta okumadım. Bir kadının susuşunda gördüm. Bir annenin kızına ettiği tembihte duydum. Bir bakışın içinde hissettim.

Çocukluğumdan beri bana namuslu olmanın ne kadar önemli olduğu anlatıldı. Nasıl oturmam gerektiği... Nasıl konuşmam gerektiği... Nasıl gülmem gerektiği... Kimlerle görüşmem, nerelere gitmem, saat kaçta eve dönmem gerektiği... Bunların hepsi öğretildi.

Fakat kimse bana şunu anlatmadı: Namus neden hep benim üzerimdeydi? Neden bir kız çocuğu daha küçücük yaşlarda ailesinin, sokağın, mahallenin ve hatta hiç tanımadığı insanların taşıdığı bir emanete dönüştürülüyordu? Ve neden bu emanetin ağırlığı yalnızca onun omuzlarına bırakılıyordu?

Yıllar geçtikçe fark ettim ki bazı toplumlarda namus, bir insanın karakteri olmaktan çıkıp bir kadının hareketlerine indirgeniyor. Oysa dürüstlük de namustur. Vicdan da namustur. İnsana zarar vermemek de namustur. Verilen sözü tutmak da...

Fakat nedense bu kelime çoğu zaman yalnızca kadınların etrafında dolaşır. Sanki namus bir insan erdemi değil de bir cinsiyet sorumluluğudur. Belki de bu yüzden birçok kadın, hayatı boyunca kendi hayatını yaşamaktan çok kendisine yüklenen görünmez bir yükü taşımaya çalışır.

Öğretilen Korku

Birçok kadın için namus, öğrenilen ilk toplumsal kurallardan biridir. Daha çocuk yaşlarda başlar bu eğitim. Bacaklarını kapat. Sesini yükseltme. Çok gülme. Geç saatte dışarıda kalma.

Aslında bu cümlelerin çoğu sevgiyle söylenir. Bir annenin kaygısıyla... Bir babanın koruma içgüdüsüyle... Bir anneannenin yılların biriktirdiği korkularıyla... Fakat zamanla bu uyarılar görünmez bir kafese dönüşebilir. Çünkü birçok kız çocuğu büyürken yalnızca nasıl davranması gerektiğini öğrenir. Nasıl özgür olacağını değil. Nasıl mutlu olacağını değil. Nasıl kendi hayatını yaşayacağını değil. Sürekli dikkat etmesi gereken şeyleri öğrenir.

Ve bazen fark etmeden şu düşünce yerleşir içine: Bir hata yaparsam yalnızca kendimi değil, ailemi de utandırırım. Oysa bir insanın hayatı, başkalarının onurunu taşıdığı bir emanet olmamalıdır. Hiçbir çocuk, daha büyümeden bir ailenin itibarıyla özdeşleştirilmemelidir.

Çoğu zaman bazı kadınlar yıllar sonra dönüp çocukluklarına baktıklarında, kendilerine öğretilen şeyin namustan çok korku olduğunu fark ederler. Korku... Yanlış anlaşılmanın korkusu. Yargılanmanın korkusu. Konuşulmanın korkusu. Ve en çok da, kendileri olmalarının korkusu.

 Namus Kimden Bekleniyor?

Tam da bu noktada aklıma yıllar önce okuduğum bir cümle geliyor.  Mısırlı yazar Nawal El Saadavi şöyle soruyordu: "Bekâret zarı bir kızın namusunun kanıtıysa, bir erkeğin namusunun kanıtı nedir?"

Bu soru ilk bakışta yalnızca bir eleştiri gibi görünebilir. Oysa biraz durup düşündüğümüzde, yıllardır alışılmış birçok yargıyı sorgulamamıza neden olur. Çünkü namus denildiğinde akla neden çoğu zaman kadın gelir? Neden bir ailenin itibarı, bir mahallenin dedikodusu ya da bir toplumun ahlak anlayışı çoğunlukla kadınların davranışları üzerinden şekillenir?

Oysa dürüstlük, vicdan ve sadakat cinsiyet ayırmaz. Buna rağmen tarih boyunca namus, çoğu zaman kadınların taşıması gereken bir sorumluluk gibi anlatılmıştır.

Belki de bu yüzden birçok kadın hayatı boyunca yalnızca kendisi olmaya çalışmaz. Aynı zamanda ailesini temsil etmeye, çevresini memnun etmeye ve başkalarının beklentilerine uygun yaşamaya çalışır. Üstelik çoğu zaman bunun farkına bile varmadan.

Bazı yükler insana sonradan verilmez. Doğduğu günden itibaren omuzlarına bırakılır. Ve yıllar boyunca o yükü taşıyan kişi, bir gün dönüp baktığında şunu sorar: Ben gerçekten kendi hayatımı mı yaşadım? Yoksa başkalarının benim için çizdiği sınırların içinde mi yürüdüm?

Sorumlulukların Unutulduğu Yer

Geçtiğimiz günlerde duyduğum bir olay, namus kavramı üzerine bir kez daha düşünmeme neden oldu.

Bir adam eşinden ayrılmıştı. Arkasında iki çocuk ve yıllarca sırtında bir aile taşımış bir kadın bırakmıştı. Kadın çalışıyordu. Çocuklarına bakıyordu. Evin yükünü omuzluyordu. Aslında evliyken de durum çok farklı değildi. Yine çalışan, yine emek veren, yine ayakta tutmaya çalışan taraftı.

Boşandıktan sonra da değişen pek bir şey olmadı. Adam kendi hayatını kurdu. Fakat geride bıraktığı çocuklarını arayıp sormadı. Bir gün olsun "İhtiyacınız var mı?" demedi. Çocuklarının hangi okulda okuduğunu bilmiyordu. Hangi gün hastalandıklarını hatırlamıyordu. Neye ihtiyaç duyduklarını merak etmiyordu. Bir baba olarak varlığıyla değil, yokluğuyla hatırlandı.

Sonra bir gün kulağına kızıyla ilgili bir söylenti gitti. Doğru muydu, yanlış mıydı bilinmez. Ama bir anda yıllardır sessiz kalan adam konuşmaya başladı.

Öfkelendi.

Tehditler savurdu.

Ve namusu hatırladı.

 İşte tam o noktada şu soru zihnime takıldı: Namus nedir?

Bir çocuğun okul masrafını düşünmek mi?

Aç mı, tok mu diye sormak mı?

Zor zamanlarında yanında olmak mı?

Yoksa yalnızca insanların hayatlarına müdahale etmek gerektiğinde hatırlanan bir kavram mı?

Çünkü bazen insan şunu hissediyor:

Sorumlulukların unutulduğu yerde namus hatırlanıyor.

Fedakârlığın olmadığı yerde namus konuşuluyor.

Yıllarca sessiz kalanlar, sıra yargılamaya geldiğinde en yüksek sesle konuşuyor.

Oysa ahlak, yalnızca başkalarının hayatı üzerinde söz sahibi olmak değildir. Ahlak biraz da verdiğin sözün arkasında durabilmektir. Sorumluluk alabilmektir. Zor zamanda kaçmamaktır. Çünkü gerçek erdem, başkalarının hayatını denetlemekte değil; kendi sorumluluklarını yerine getirebilmektedir. Bu yüzden namus üzerine yapılan tartışmaların çoğu beni düşündürüyor. Çünkü toplum olarak namusu korumaktan söz ederken, çoğu zaman insanı korumayı unutuyoruz.

Yanlış Omuzlara Yüklenen Kavram

Bir kadının nasıl giyindiği, nerede olduğu, kimle konuştuğu konuşuluyor. Ama uğradığı haksızlıklar aynı dikkatle konuşulmuyor. Bir kız çocuğunun eve kaçta döndüğü sorgulanıyor. Ama ona ne kadar değer verildiği aynı titizlikle sorgulanmıyor. Bir kadının davranışları üzerinden ahlak ölçülüyor. Ama insanların vicdanları, adalet duyguları ve sorumlulukları aynı ölçüde değerlendirmeye tabi tutulmuyor. Namus kavramı üzerine düşünürken beni en çok yaralayan şeylerden biri de budur.

Tarih boyunca kadınlar yalnızca bu kavramın yükünü taşımadı. Bedelini de ödedi. Kimi zaman susturuldu. Kimi zaman hayatı sınırlandırıldı.

Ve ne yazık ki kimi zaman, adına "namus" denilen gerekçelerle yaşam hakkı elinden alındı. Oysa hiçbir değer, bir insanın hayatından daha kıymetli değildir.

Hiçbir kavram, şiddeti meşrulaştıracak kadar kutsal olamaz.

Bu yüzden namus adına konuşulan her sözde, önce insanı hatırlamak gerekir. Çünkü unutulan her insan hikâyesi, geriye yalnızca yargılar bırakır.

Bir toplumu ayakta tutan şey korku değil, vicdandır. İnsanları birbirine bağlayan şey baskı değil, saygıdır. Ve gerçek değerler, yalnızca kadınlardan beklenerek korunamaz.

Çünkü bir toplumun kadınlardan beklediği şeylerle erkeklerden beklediği şeyler aynı değilse, ortada bir değer değil, bir eşitsizlik vardır.

Kadınların davranışları sürekli denetlenirken, erkeklerin sorumlulukları aynı titizlikle sorgulanmıyorsa; orada konuşulan şey namus değil, denetimdir.

Oysa gerçek namus;

Kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilmektir.

Verdiği sözün arkasında durabilmektir.

İnsanları yarı yolda bırakmamaktır.

Güçsüz olana zarar vermemektir.

Bir çocuğun ihtiyaç duyduğu anda yanında olabilmektir.

Bir kadını yargılamadan önce kendi vicdanına bakabilmektir.

Namus, yıllardır yanlış omuzlara yüklenmiş bir kavramdır.

Çünkü bir insanın değeri, başkalarının onun hakkında ne söylediğiyle değil; kimsenin görmediği anlarda nasıl biri olduğuyla ölçülür.

Zihinlerdeki Zar

Bazen insan, namus üzerine yapılan konuşmaları dinlerken ister istemez şu çelişkiyi görüyor:

Kendi eşini namus sayan bir bakış, nasıl oluyor da başka bir kadını bir insan olarak değil de bir hedef olarak görebiliyor? Kendi kızını korumaktan söz eden bir zihniyet, başka bir adamın kızına aynı hassasiyetle yaklaşmıyorsa, burada konuşulan şey gerçekten namus mudur?

Çünkü ahlak seçici değildir.

Vicdan seçici değildir.

İnsanlık seçici değildir.

Kendi karısını namus olarak gören göz, başkasının eşini ya da kızını bir av gibi görüyorsa; bana kimse namustan söz etmesin. Orada eksik olan şey namus değil, vicdandır. Belki de bu yüzden yıllardır namusu yanlış yerde arıyoruz.

Toplum olarak yıllarca kadınlardan bekâret bekledik. Oysa asıl ihtiyacımız olan şey, kadınların bedenlerini denetlemek değil; kendi düşüncelerimizi sorgulamaktı. Çünkü bir kadının namusunu bedeninde arayan zihin, çoğu zaman kendi önyargılarını görmezden gelir.

Sanırım mesele hiçbir zaman kızlık zarı olmadı. Mesele, insanların zihninde yıllardır taşınan yargılardı.

Ve bazen düşünüyorum da...

Kadınlardan bekâret beklemek yerine, belki de önce düşüncelerimize bir zar takmak gerekiyordu; aklımızdan geçen her yargının doğru olmadığını hatırlamak için.

Çünkü bazen insanı kirleten şey beden değil, düşünceleridir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siz Bunu Benim Sesim Sandınız

Evlilikte En Büyük Sorun: “Biz” Olamamak

Kendine Biçilen Yerden Taşmak