Susturulan Sesler - Konuşması Engellenen Kadınlar
“Çok konuşma.”
“Sesini
yükseltme.”
“Hanım
hanımcık ol.”
“Biraz alttan al.”
Daha neyi neden susturulduğunu
bile anlamadan, sesini kısmayı öğrensin. Önce kahkahasının ayarını düşürsün.
Sonra bazı fikirlerini içinde tutsun. Bir süre sonra konuşmadan önce insanların
yüzüne bakmaya başlasın. “Bunu söylersem sorun olur mu?” diye düşünsün mesela.
Oysa bir insanın sürekli
kendini filtreleyerek yaşaması ne kadar yorucu… Hele ki kadınsanız. Çünkü susturulmak
çoğu zaman bir anda olmuyor. Önce bölünüyor, küçümseniyor, erteleniyor. Sonra
kadın, kendi hayatında bile söz hakkı istemekten çekinir hâle geliyor.
Belki de bu yüzden
birçok kadın yıllarca sessizliğini olgunluk sandı. Tartışmıyorsa iyi kadın,
susuyorsa anlayışlı kadın, idare ediyorsa güçlü kadın sayıldı. Oysa bazen bir
kadının sessizliği, karakterinden değil; yıllarca ona öğretilen kadınlıktan
geliyordu.
İnsan aynı baskıyı hayatın neredeyse her alanında
hissedebiliyor. İş yerinde fikrini söylerken bile ses tonuna dikkat ediyor
mesela. Aynı cümleyi bir erkek kurduğunda
“özgüvenli” sayılırken, kadın söylediğinde “agresif”
ya da “fazla hırslı” olabiliyor.
Toplantılarda sözü kesilen, fikri duyulmayan, kendini
sürekli açıklamak zorunda bırakılan kaç kadın var kim bilir… Üstelik çoğu zaman
bunu yapan yalnızca erkekler de değil. Çünkü bazı düzenler öyle uzun süre devam
ediyor ki, insanlar onu sorgulamayı bırakıp normal sanmaya başlıyor.
Kadının hayatı
üzerinde herkesin bir fikri var mesela. Nasıl giyinmesi gerektiği, nasıl
konuşması gerektiği, ne zaman evlenmesi gerektiği, çocuk yapıp yapmayacağı,
nasıl anne olacağı… Kadının kendi hayatı bile bazen en az kendisine ait oluyor.
İnsan sürekli yönlendirildiği bir yerde, bir süre sonra kendi iç sesini
duymakta zorlanıyor. Çünkü başkalarının sesi büyüdükçe, insanın kendi sesi
içeride yavaş yavaş küçülüyor.
Belki de bu yüzden birçok kadın ne istediğini değil,
neyin problem çıkaracağını düşünerek yaşamaya başlıyor. Çünkü toplum
kadınlardan çoğu zaman dürüst olmalarını değil, uyumlu kalmalarını bekliyor.
Üstelik bu baskının kaynağı her zaman erkekler de
olmuyor. Bazı kadınlar da yıllarca susturularak büyüdükleri için, sessizliği
normal sanıyor. Sonra fark etmeden aynı baskıyı başka kadınlara aktarıyorlar.
“Bizim zamanımızda böyle miydi?”
“Kadın dediğin biraz alttan alır.”
“Ayıp.”
“El âlem ne der?”
Bazen insan düşünüyor gerçekten… Kaç kuşaktır
kadınlara önce susmaları öğretildi acaba?
Bazı geleneklerde kadınlar aile büyüklerinin yanında (kayınvalidelerinin)
konuşmuyorlarmış... “nasılsın?” sorusuna bile yalnızca mimikleriyle yada beden
dili ile cevap veriyorlarmış. Düşününce insanın içi ürperiyor biraz. Bir
insanın sesi nasıl bu kadar yok sayılabilir?
Geleneklere, kültüre, geçmişe elbette saygı
duyulabilir. Ama bir kadının varlığını küçülten, onu kendi hayatında bile
sessiz bırakmaya çalışan hiçbir şeyi yalnızca “eski adet” diye
normalleştiremiyorum ben. Çünkü bir insanın konuşabilmesi bile saygısızlık gibi
görülüyorsa, orada gelenekten çok, bastırılmış bir hayatın ağırlığı vardır.
Çok uzun yıllar
boyunca tacize uğrayan, şiddet gören ya da psikolojik baskıya maruz kalan
kadınlara önce susmaları öğretildi. Bazen korkuyla, bazen tehditle, bazen
ekonomik çaresizlikle… Ama en çok da utanmaları gerektiği hissettirilerek
susturuldular. Sanki utanması gereken kişi yaşatan değilmiş de yaşayanmış gibi.
“Aman rezil
olmayalım.”
“Kimse duymasın.”
“Yuvanı bozma.”
“Çocuk için katlan.”
Kaç kadının hayatı bu cümlelerin
içinde sessizce eridi kim bilir.
Belki de en acısı şu: Bazı kadınlar yaşadıkları şeyden
çok, konuştuklarında başlarına geleceklerden korktu. Çünkü bir kadın sustuğunda
toplum rahatlıyor çoğu zaman. Düzen bozulmuyor. Kimsenin huzuru kaçmıyor.
Herkes hayatına kaldığı yerden devam edebiliyor.
Oysa bir kadının
susması bazen yalnızca kendi hayatını değil, ruhunu da yavaş yavaş tüketiyor.
Mesele yalnızca
fikirlerin küçümsenmesi de değil. Bazı kadınlar yaşadıkları acıyı bile
anlatamadan sessizleşiyor.
Ve annelikte bile
bunu görmek mümkün. Bazı kadınlar çocukları üzülmesin diye susuyor. Ev
dağılmasın diye susuyor. “Eksik aile” olmasın diye kendi eksiliyor mesela. Bir
çocuğun huzuru için, kendi içindeki kırılmayı sessizce içine gömüyor. O kadar
uzun süre bastırıyor ki, bir noktadan sonra ne hissettiğini bile unutuyor.
Bu sessizlik bazen
evin duvarlarını aşıp mahkeme salonlarına kadar uzanıyor. Çok uzun zaman değil aslında…
Bundan birkaç yıl öncesine kadar bile birçok kadın yaşadığı tacizi anlatmak
yerine susmayı seçiyordu. Çünkü konuşmanın her zaman korumadığını öğrendiler. Bazen
bir kadının sesi, korkuyla bastırıldı. Bazen utanmayla. Bazen de parayla.
Bazı gerçeklerin
üzeri yalnızca sessizlikle değil, bazen parayla yani güçle örtüldü. Ve toplum
çoğu zaman kadının yaşadığı şeyi değil, neden konuştuğunu sorguladı.
Bu yüzden birçok kadın başına geleni anlatmadan önce
bile kendini suçlu hissetti.
İçeride biriken o
öfke bazen bana rock müziği andırıyor. İlk başta yalnızca uzaktan duyulan bir
uğultu… Ama bastırıldıkça büyüyen, sonunda sessiz kalamayacak kadar yükselen
bir çığlık gibi.
Ben bir kadınım.
Ve benim susmam en çok kimin işine yarıyorsa, orada erdemden çok manipülasyon
vardır.
Çünkü kadınlara çoğu zaman seslerini yükseltmenin
değil, seslerini kısmalarının değerli olduğu öğretildi.
Belki de bazı kadınların hayatındaki en büyük kırılma
anı, ilk kez seslerini yükselttikleri gün değil; neden sustuklarını fark
ettikleri gündür. Çünkü insan bazen herkesi duymaktan, kendi sesini unutur.
Ve insan bir gün dönüp kendine şu soruyu sormadan
iyileşemiyor:
"Ben şu
an gerçekten huzur için mi susuyorum, yoksa birileri rahatsız olmasın diye
mi?"
Bazı suskunluklar
huzuru korumuyor. Yalnızca başkalarının rahatını koruyor. İnsan bir yerde
sürekli kendini bastırıyorsa, orada huzurdan çok öfke büyüyor olabilir.
Belki de bu yüzden
bazı kadınlar hayatlarının bir noktasında ilk kez “hayır” demeyi öğreniyor. İlk
kez rahatsız oldukları şeyi dile getiriyor. İlk kez sırf kimse kırılmasın diye
kendinden vazgeçmemesi gerektiğini anlıyor. Çünkü bir insanın sürekli susması,
çoğu zaman en çok onu tüketiyor.
Çünkü bazı hayatlar, kadın konuşmaya başladığında
değil; susturulmayı reddettiğinde değişiyor.
Belki de bir
kadının en güçlü hâli, hiç kırılmamış olduğu zaman değil; artık kendi sesini
kısmamaya karar verdiği zamandır. İnsan kendini susturmaktan vazgeçtiğinde,
hayat ilk kez kendi sesiyle konuşmaya başlar.
Ve
bir kadın kendi sesini duyduğu gün, başkalarının onun adına konuştuğu hayat
sona erer.

Yorumlar
Yorum Gönder