Eksik Bir Şey Var…
İnsanlığın ortak hobisi sanırım: yanlış insanlarda kendini düzeltmeye çalışmak. Kimimiz sevgi eksikliğini kişisel gelişimle kapatıyor, kimimiz çocukluk travmasını ilişki diye yaşıyor. Bazılarımız ise yalnızca biraz anlaşılmak isterken kendini bir anda duygusal bir münazaranın içinde buluyor. Herkes birbirine “iletişim çok önemli” diyor ama kimse gerçekten birbirini dinlemiyor.
Tuhaf bir çağdayız. İnsanlar birbirini
anlıyor gibi yapıyor fakat anlamıyor gibi yaşıyor ve sonra neden bu kadar
yorgun olduklarını düşünüyor. İnsan dediğimiz şey; biraz eksik, biraz yorgun ve
çoğu zaman anlaşılmamış biri aslında.
Aynı evin içinde yabancılaşan
insanlara, kendinden eksilerek sevilmeye çalışanlara, sessizce yorulan
ilişkilere, yaşamadığı hayatlar hakkında konuşanlara ve yalnız kalmamak için
yanlış hikâyelerde kalanlara değineceğim. Belki biraz size, belki biraz bana,
belki de bu çağın duygusal yorgunluğuna…
Evlilikte “Biz” Olamamak
İnsan kalabalık bir evin içinde bile kendini yalnız
hissedebiliyor. Üstelik bu yalnızlık yabancılar arasında değil, tam da yanı
başında duran insandan başlıyor. Çünkü bazı evliliklerde iki kişi aynı evi
paylaşıyor ama aynı tarafta duramıyor. Sanırım modern ilişkilerin en garip
tarafı da bu.
İnsan sevdiği kişiyle bir hayat kurduğunu sanırken, bir
anda kendini görünmez bir aile toplantısının ortasında bulabiliyor. Kimsenin
açık açık bir şey söylemediği ama herkesin bir şey hissettirdiği o tuhaf
ortamlar…
Bir süre sonra
insan şunu fark ediyor: Evlilik bazen iki kişiyle değil, kalabalık bir geçmişle
yapılıyor.
Herkes “evlilik emek ister” diyor ama kimse o emeğin
tam olarak kime verildiğini konuşmuyor. Çünkü bazı insanlar eş olmaktan çok
hala birilerinin çocuğu olarak yaşamaya devam ediyor. Bu durumda ortaya çok
tuhaf bir ilişki biçimi çıkıyor: Bir tarafta “biz” olmaya çalışan biri, diğer
tarafta sürekli ait olduğu yere geri çekilen başka biri.
Bir süre sonra insan, ilişkide mi yoksa görünmez bir
diplomatik krizin içinde mi olduğunu karıştırmaya başlıyor. Mesela
partnerinizin ailesi size kırıcı bir şey söylüyor. Siz partnerinize dönüp
bakıyorsunuz. İnsan sevdiği kişinin yanında durmasını bekliyor. Ama bazen o
kişi hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. İşte bazı kırılmalar tam olarak burada
başlıyor. Çünkü insan, sevdiği kişinin yanında yabancı hissettiğinde sessizce
yalnızlaşıyor.
İşin daha absürt tarafı ise şu: Herkes ilişkilerde
“iletişim” eksikliğinden şikayet ediyor ama kimse gerçekten ne hissettiğini
söylemiyor. İnsanlar açık iletişim istiyor ama alınmadan iletişim kurulamıyor.
Bir süre sonra evdeki herkes birbirine küsmemeye çalışırken zaten çoktan
iletişim kopmuş oluyor. Ardından o meşhur cümle geliyor: “Sen çok değiştin.”
Oysa insan değişmiyor. Sadece uzun süre kendini
anlatamadığı yerde sessizleşiyor.
Bazı evliliklerde kimse yüksek sesle kavga etmiyor
mesela. Ama evin içinde görünmeyen bir yalnızlık dolaşıyor. Aynı masada yemek
yiyen, aynı yatağa yatan ama içten içe birbirine ulaşamayan insanlar var. Ve
garip olan şu: Dışarıdan bakınca her şey normal görünüyor.
Zaten birçok ilişki biraz böyle değil mi? Dağılmıyor
ama toparlanmıyor da. Belki de mesele hiçbir zaman aynı evde yaşamak değildi.
Belki mesele, biriyle aynı tarafta kalabilmekti.
İnsan Yaşamadığı Şeyin
Cahilidir
Uzaktan bakınca herkesin hayatı çözülebilir görünüyor
zaten. Başkasının ilişkisi, başkasının evliliği, başkasının çocuk yetiştirme
şekli… İnsan dışarıdan bakınca kendini bir anda hayat danışmanı gibi
hissedebiliyor. Sanırım toplum olarak en büyük yeteneklerimizden biri de bu:
Hiç yaşamadığımız hayatlar hakkında oldukça net fikirlere sahip olmak.
Bir insanın neden sustuğunu bilmeden “abartıyor”
diyebiliyoruz. Yas tutan birine “geçer” demek kolay geliyor. Çünkü uzaktan
bakınca her acı yönetilebilir duruyor. İşin kötü tarafı şu ki, teoride hepimiz
psikolojik olarak oldukça sağlıklı insanlarız. Pratik kısmı biraz karışık
sadece.
Sosyal medya da bunu iyice garip bir yere taşıdı zaten.
İnsanlar iki video izleyip ilişki uzmanı, üç alıntı okuyup hayat filozofu
olabiliyor. Hepimiz birbirimize sürekli tavsiye veriyoruz ama kimse kendi
hayatında o kadar net değil. Zaten insanın en büyük çelişkilerinden biri bu
olabilir: Başkası için çok kolay görünen şeyleri, kendisi yaşayınca yapamaması.
Uzaktan çocuk yetiştirmek kolay mesela. Başkasının
evliliğinde çözüm üretmek te öyle. Ama kimse o evin sessizliğini bilmiyor.
Kimse gecenin bir yarısı insanın zihninde dönen cümleleri görmüyor. Hayat
dışarıdan seyredilince oldukça mantıklı ilerliyor. İçine girince senaryo biraz
bozuluyor.
Karmaya inanır mısınız bilmem ama ben hayatın insanı
büyük konuşturmayı sevdiğini düşünüyorum. İnsan en rahat yorum yaptığı şeyin
bir süre sonra başrolü oluveriyor. Dün anlam veremediği bir duygunun içinde,
bugün kendini sessizce otururken bulabiliyor. Belki de bu yüzden insan yaş
aldıkça daha az konuşuyor. Çünkü bazı şeyler ancak yaşanınca anlaşılıyor.
Mesela insan başkasına verdiği öğüdü kendine veremiyor.
Dün eleştirdiği bir sabrın içinde, bugün kendini beklerken bulabiliyor. Kesin
konuşan insanlardan biraz korkuyorum. Çünkü hayat insanı kendi cümleleriyle
sınamayı seviyor.
İmam Gazali’nin “Dilin Afetleri” diye bir eseri vardır.
İsmi bile yeterince tedirgin edici zaten. İnsan okuyunca bir süre ağzını açmaya
korkuyor. Çünkü dil bazen insanın karakterinden hızlı davranabiliyor.
Belki olgunluk dediğimiz şey de budur: Her şey hakkında
fikri olmak değil, bazı şeyleri gerçekten bilmediğini fark etmek. İnsan
yaşamadığı şeyin cahilidir. Ve galiba hayat, bunu öğretmeyi biraz fazla
seviyor.
Sevilmek te Garip Bir
Şey Zaten
Ne zor şeymiş sevilmek. Gerçi baktım, herkes için
değilmiş. Bazı insanlar hiçbir şey yapmadan seviliyor. Ben ise uzun süre
sevgiyi bir performans değerlendirmesi sandım.
Daha anlayışlı olayım, sakin olayım, daha az sorun
çıkarayım… Sanki biraz daha iyi biri olursam sonunda sevilecekmişim gibi
düşündüm. Meğer bazı insanlar ne yaparsan yap sevemiyormuş. Bazıları ise hiçbir
şey yapmadan seviliyormuş. İnsan bunu biraz geç fark ediyor. Ben uzun süre
sevilmeyi değil, sevilmeye layık biri olmayı kovalamışım galiba. Arada fark
varmış. Biri insanı büyütüyor, diğeri sürekli yetersiz hissettiriyor.
Modern ilişkilerin en yorucu tarafı da bu olabilir
zaten:
Kimse kimseyi olduğu gibi sevmiyor ama herkes “beni olduğum gibi kabul
etsinler” istiyor. Bir noktadan sonra ilişkiler duygusal bağdan çok insan kaynakları
mülakatına dönüyor. Sürekli kendini kanıtlaman gereken garip bir sistem…
“İletişim becerisi yüksek”, “sorun çıkarmayan”, “anlayışlı”, “duygusal olarak
erişilebilir” biri olursan belki sevilirsin gibi.
İşin daha tuhaf tarafı şu: Bazı insanlar seni değil,
senden gelene bağlanıyor. Kimisi ilgiyi seviyor, kimisi sadakati, kimisi yalnız
kalınca ona iyi hissettiren o geçici duyguyu… Sana değil, sende kendine iyi
gelen şeyi seviyorlar. İnsan bunu çoğu zaman geç anlıyor. Sonra dönüp
bakıyorsun; sevgini kullanmışlar, merhametini kullanmışlar, sabrını
kullanmışlar.
Sen ilişki yaşadığını sanırken aslında duygusal
abonelik hizmetine dönüşmüşsün. Ve buna rağmen insan hala neden sevilemediğini
düşünüyor.
İşin absürt tarafı ise şu: Bizi gerçekten seven
insanları çoğu zaman yeterince ilginç bulmuyoruz. Çünkü huzur, ilk başta çok
etkileyici bir duygu gibi gelmiyor. İçimizi yormayan şeyi aşk sanıyoruz.
Karışıklığı tutku, belirsizliği derinlik zannediyoruz. Sonra gidip sevgisini
dilendiğimiz insanlara “neden beni sevmiyorsun?” diye üzülüyoruz.
İnsan bazen
gerçekten kendine zorbalık yapıyor. Bir de o meşhur cümleler var tabii:
“Ben onu
değiştiririm.”
“Bana farklı
davranır.”
“Herkese böyle ama beni gerçekten seviyor.”
Sanırım insan bazen karşısındaki kişiyi değil, onun
içinde yaşattığı ihtimali seviyor. Sonra biri gidiyor, biri geri dönüyor, biri
kırıyor, biri toparlıyor… Roller değişiyor ama hikaye çok değişmiyor.
Benim geç öğrendiğim şey şu oldu: Bazen, insan
sevilmiyor değildir. Sadece yanlış yerde sevilmeyi bekliyordur. Çünkü bazı
kapılar, ne kadar güzel çalarsan çal, sana açılmıyor.
Yanlış Yerde Çiçek Açmaya Çalışmak
Bazı insanlar hayatınızda varlığıyla değil,
yokluğuyla yer eder. Yanınızdadır ama size ulaşmaz. Konuşur ama değmez. İşte
bazı ilişkilerde sonlar böyle gelişiyor zaten: Sessizce eksilerek.
İnsan birinin bakışından bile anlıyor bazen.
Soğukluk dediğimiz şey yalnızca tavır değil çünkü. Kimileri sizi sever gibi
yapıyor ama bir türlü içiniz ısınmıyor. Sanki duygusal olarak sürekli kış
mevsimi yaşatıyorlar.
İşin garip tarafı şu: Bunu hissediyorsunuz ama
yine de bir süre kendinizi ikna etmeye çalışıyorsunuz.
“Seviyordur
aslında.”
“Bana sevgisini
gösteremiyordur.”
“Böyle yetişmiştir.”
Bir noktadan sonra insan karşısındakini değil,
onun potansiyelini sevmeye başlıyor. Sonra ilişkiler garip bir yere eviriliyor.
Bir taraf sürekli kendini anlatıyor, diğer taraf anlamamayı profesyonel
seviyede sürdürüyor. İletişim var ama bağlantı yok.
Kimileri “seviyorum” diyor ama hiçbir halinize
tahammül edemiyor. Sesiniz fazla geliyor, neşeniz yoruyor, varlığınız bile
batıyor. Dışarıya karşı oldukça neşeli görünen biri, size gelince duvara
dönüşebiliyor.
Ve insan bunu
uzun süre kendisiyle ilgili sanıyor. Belki
daha sessiz olsam. Belki daha az şey
istesem. Belki biraz daha sabretsem…
Modern ilişkilerin gizli sloganı da bu zaten:
Biraz daha dayan, belki düzelir. Ama bazı şeyler düzelmiyor. Sadece insanı
yavaş yavaş tüketiyor.
Bir süre sonra insan kendini ilişkide değil,
duygusal bir performans sisteminin içinde gibi hissediyor. Sürekli daha
anlayışlı, daha sakin, daha “kolay” biri olması gerekiyormuş gibi…
Sonra günün
sonunda duyduğu şey şu oluyor:
“Sen çok
yoruyorsun.”
Oysa insanı en çok yoran şey, sevilebilmek için
sürekli kendinden eksilmek olabilir. Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsunuz:
Sorun sevilmemek değil. Yanlış yerde sevilmeye çalışmak.
Çünkü
bazı insanlar size hiçbir zaman ev hissi vermeyecek. Siz ne kadar çiçek olmaya
çalışırsanız çalışın, bazı topraklarda hiçbir şey büyümüyor. Bir gün aynaya
bakıyorsunuz ve şunu düşünüyorsunuz:
“Ben neden bu
kadar uğraştım?”
İşte bazı hikayeler tam burada bitiyor. Sessizce.
İnsan bazen kavga ederek değil, fark ederek gidiyor. Ve galiba en büyük
olgunluklardan biri de: “Kimsenin eksik sevgisine razı olmamak.”
Çünkü sevgi; insanı sürekli eksilten bir şey
olmamalı. İnsan en çok da kendini seçtiği gün iyileşiyor.

Yorumlar
Yorum Gönder