Bir Kadının Hayatı, Bir Haber Başlığından Daha Uzundur | Kadın Cinayetleri Üzerine Deneme


Bazı yazılar yalnızca okunmak için değil, unutulmaması için yazılır.

Bir kadın öldürüldüğünde yalnızca bir insan ölmez. Bir evin sesi susar, bir çocuğun güven duygusu parçalanır, bir annenin içi eksilir. Ama en çok da toplumun vicdanı biraz daha kararmaya alışır. Çünkü kadın cinayetleri yalnızca bireysel bir öfkenin sonucu değil, yıllardır büyüyen toplumsal bir çürümenin yansımasıdır.

Bugün bir kadının en çok sevdiği, güvendiği ya da hayatını paylaştığı erkek tarafından öldürülmesi artık kimseyi şaşırtmıyor. Asıl korkutucu olan da bu. İnsanlığın en ağır suçlarından biri, sıradan bir haber akışına dönüşmüş durumda. Her yeni haberde birkaç dakika üzülüp sonra hayatımıza devam ediyoruz. Oysa bazı ölümler unutulacak kadar sıradan olmamalı.

Kadın cinayetleri çoğu zaman bir anda başlamıyor. Önce kadının sesi bastırılıyor. Ne giydiğine, kimle konuştuğuna, ne kadar güldüğüne karışılıyor. Sevgi adı altında kontrol normalleştiriliyor. Kıskançlık, “çok seviyor” diye açıklanıyor. Oysa sevgi, insanı küçülten değil büyüten bir duygudur. Bir insanı korkutuyorsa, susturuyorsa ve yalnızlaştırıyorsa orada sevgiden çok sahip olma arzusu vardır.

Bazı erkekler için bir kadının gitmesi yalnızca bir ayrılık değildir; reddedilmek ve kontrolünü kaybetmektir. Kadını birey olarak değil, kendi hayatının uzantısı gibi gören zihniyet, ayrılığı hazmedemez. Çünkü bazı erkekler duygularını yönetmeyi değil, güç kurmayı öğrenerek büyüyor.

İnsan sadece kendi karakteriyle büyümüyor. Bir evin sesiyle, gördüğü sevgisizlikle, bastırdığı öfkeyle büyüyor. Sürekli “erkek adam ağlamaz” denilen bir çocuk, zamanla kırılmayı değil kırmayı öğrenebiliyor. Duygularını ifade etmekten çok güç kurmayı, sevgiyi anlamaktan çok sahip olmayı öğreniyor.

Kadınlar ise çoğu zaman sabretmeye hazırlanarak büyütülüyor. “İdare et”, “yuvanı koru”, “alttan al” denilerek… Böylece biri hükmetmeyi öğrenirken, diğeri katlanmayı öğreniyor.

Ve bazen kadın, şiddetten kaçtığında bile gerçekten kaçamıyor. Çünkü dönebildiği yerde de çoğu zaman aynı cümlelerle karşılaşıyor:

“Kocandır, evine dön.”
“Çocuğun için katlan.”

Böyle bir düzende kadın yalnızca eşinden değil, onu yeniden o şiddetin içine gönderen anlayıştan da çıkmaya çalışıyor.

Bazı kadınlar çareyi kaçmakta buluyor. Ama bu kez de “namus” adı altında cezalandırılıyor. Oysa hiçbir gelenek, hiçbir baskı, hiçbir söz; bir insanın yaşam hakkından daha büyük olamaz.

Belki de bazı kadınlar bir erkek tarafından değil, yıllardır değişmeyen zihniyetler tarafından öldürülüyor.

Ama mesele yalnızca fiziksel şiddet de değil. Bir kadının maruz kaldığı şiddet çoğu zaman ilk tokatla başlamıyor. Öncesinde küçümsenme, baskı, korkutma ve yalnızlaştırma var. Ama biz hâlâ şiddeti yalnızca fiziksel olduğunda ciddiye alıyoruz. Kadın susuyorsa “idare etmesi”, gidemiyorsa “sabretmesi”, konuşuyorsa “abartmaması” bekleniyor. Böyle bir düzende kadın yalnızca bir erkekle değil, onu anlamayan bir çevreyle de mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bazı kadınlar daha en başından yalnız bırakılıyor. Ailesinden sevgi, güven ve destek görmeden büyüyen bir kadın, çoğu zaman kendi hayatını kurabilecek gücü bulamadan başka bir erkeğin korumasına sığınmak zorunda hissediyor kendini. Çünkü ona öğretilen şey, kendi ayakları üzerinde durmaktan çok “birine ait olarak” var olabilmek oluyor. Böylece kaderi, onu gerçekten sevmeyen bir adamın karakterine teslim ediliyor.

Ekonomik özgürlüğü olmayan, geri dönecek bir evi bulunmayan ya da “el âlem ne der” baskısıyla susturulan birçok kadın, şiddetin içinde kalmaya mecbur hissediyor. Ve insanlar, kadının neden gitmediğini sorgularken; onu gitmeye mecbur bırakan şartları görmezden geliyor.

Çünkü bazı kadınlar bir adamdan değil, yalnız kalmaktan korkacak şekilde büyütülüyor.

En acısı da şu: Bir kadın öldürüldüğünde ardından hâlâ onun hayatı sorgulanıyor. Saat kaçta dışarıdaydı, neden ayrılmak istedi, neden o insanla birlikteydi…

Oysa hiçbir soru bir cinayeti açıklayamaz.

Kadın cinayetleri yalnızca kadınların meselesi değildir. Bu, bir toplumun insanlığa ne kadar uzaklaştığının göstergesidir. Çünkü bir ülkede kadınlar korkarak yaşıyorsa, orada hiç kimse gerçekten güvende değildir.

Bir kadın öldürülene kadar aslında defalarca yalnız bırakılıyor. Korkuyor, susuyor, görmezden geliniyor, bazen yardım istediği yerde bile geri gönderiliyor. Ama sonunda bütün yaşadıkları, birkaç satırlık bir haberin içine sığdırılıyor.

Oysa hiçbir kadın, yalnızca ölüm şekliyle hatırlanacak kadar küçük bir hikâye yaşamıyor.

Artık değişmesi gereken şey, kadınların korkuları değil; şiddeti normalleştiren zihinlerdir. Çünkü bir kadın öldürüldüğünde geriye yalnızca bir mezar kalmaz. Yarım kalan hayatlar, annesiz büyüyen çocuklar ve sessizce korkarak yaşamaya devam eden milyonlarca kadın kalır.

Belki de bir toplumun gerçek karanlığı, kadınlarının korkuyla yaşamaya alıştığı anda başlıyordur.

Bir toplum, kadınlarının korkarak yaşamasına ne zaman bu kadar alıştı?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siz Bunu Benim Sesim Sandınız

Evlilikte En Büyük Sorun: “Biz” Olamamak

Kendine Biçilen Yerden Taşmak