Aşkın İçinde Kaybolan Kadın - Sevgi Adına Tükenen Kimlikler

 


Bir kadın düşünün. Girdiği ortamın enerjisini değiştirecek kadar ışıklı olsun. Neşesi bulaşıcı, kahkahası huzurlu olsun. İnsanlar onun yanında yalnızca vakit geçirmez; biraz da dinlenmiş hisseder kendini.

Öyle bir kadın olsun ki, kendi başına da mutlu olabilsin. Düştüğünde kendini kaldırmayı, canı yandığında kendi yarasını sarmayı bilsin. Hayatı tek başına taşıyabilsin ama yine de kalbi yumuşak kalsın.

Bazı insanlar onun güzelliğini fark etsin, bazıları enerjisini, bazıları ise yalnızca yanında hissettiği huzuru sevsin. Ama çoğu, böyle bir kadının yanında kendini eksik hissedeceği için uzaktan hayran kalsın. Çünkü ışığı fazla olan insanların yanında herkes kalamaz.

Sonra bir gün biri gelsin. Ve o kadın ilk kez, kendi kurduğu dünyanın dışına taşacak kadar âşık olsun. Başlarda her şey güzel olsun. Hani insanın içinin durmadan taştığı, geceleri uyumadan önce bile gülümsediği zamanlar vardır ya… İşte öyle. Dünyanın daha güzel göründüğü, şarkıların başka hissettirdiği, insanın sevildiğine inanırken biraz da çocuklaştığı zamanlar… Kadın o günlerde aşkın insanı büyüten bir şey olduğuna inansın. İlk kez, kendi dışında bir yerde de mutlu olabileceğini düşünsün. Ve aşk, ona uzun zamandır hissetmediği kadar güçlü bir hayat duygusu versin.

Ama bazı hikâyeler tam da insan her şeyin yolunda olduğuna inandığında değişmeye başlıyor. Önce küçük şeyler değişiyor. İnsan fark etmiyor başta. Bir bakışın süresi, bir cümlenin tonu, sebepsiz huzursuzluklar… Sonra insan, sevdiği kişinin bazı taraflarının yalnızca başlangıca ait olduğunu anlamaya başlıyor. Masalın kahramanı yavaş yavaş değişiyor belki de. Ya da en başından beri buydu da, kadın onu aşkın içinden baktığı için göremedi. İnsan sevince bazen karşısındaki kişiyi olduğu gibi değil, olmasını istediği hâliyle görüyor. Kadın ise şikâyet etmedi. Önce bazı huylarını törpüledi. Daha az güldü mesela. Daha dikkatli konuşmaya başladı. Onu rahatsız eden şeyleri büyütmemeye çalıştı. Sevdiği insanı kaybetmek istemeyen bazı kadınlar, önce kendilerini kısmayı öğreniyor. Bir süre sonra kendisi gibi davranmak yerine, ilişkiyi koruyacak şekilde davranmaya başladı. Adam kötü biri değildi belki. En azından başlangıçta kadın da öyle düşünüyordu. Sadece mutsuz biriydi. Hayattan kolay kolay keyif alamayan, içindeki boşluğu neyle dolduracağını tam bilemeyen biri… Kadının neşesi ona iyi gelmişti. Onun yanında kendini daha canlı hissediyordu. Belki de bu yüzden kadına âşık oldu. İnsan bazen bir kişiye değil, onda eksik olan şeye bağlanıyor. Kadının neşesi adamın içindeki boşluğu kısa süreliğine susturuyordu. Fakat insan bazen kendisinde olmayan bir şeye önce hayran oluyor, sonra onun yanında kendi eksikliğini daha derinden hissediyor.

Kadının kahkahası başta çok güzeldi mesela. Sonra “bu kadar dikkat çekmesen” demeye başladı. İnsanlarla iyi anlaşması önce hoşuna gitti, sonra bundan rahatsız oldu. Dışarı çıkması, üretmesi, kendi hayatının olması… Başta sevdiği her şey, zamanla kontrol etmek istediği şeye dönüştü. Kimi insanlar sevdiği kişiyi olduğu gibi bırakmayı beceremez. Kendilerine iyi gelen hâlini sever. Sonra da o hâlin yalnızca kendilerine ait olmasını ister.

Kadın ise bunu uzun süre aşk sandı. “Beni kıskanıyor çünkü seviyor,” dedi kendi kendine. Bazen kontrolü sahiplenilmekle, kıskançlığı da sevgiyle karıştırıyoruz. Bir bakmışız, ilişkiyi korumak için kendimizi yönetmekten çok, karşı tarafın ruh hâlini yönetmeye çalışıyoruz. Oysa mesele sevgi değildi. Adam, kadının hayata karışan tarafını seviyordu ama kadının kendisinden bağımsız mutlu olabilmesine tahammül edemiyordu. Kadın güldüğünde mutlu oluyor ama o mutluluğun içinde kendisi yoksa huzursuz hissediyordu. Kadının tek başına iyi olabilmesi bile onu rahatsız ediyordu belki de. Kadın zamanla kendini kısmaya başladı. Bir süre sonra adamın mutsuzluğu bile onun sorumluluğu gibi hissettirmeye başlamıştı. Adam huzursuzsa kendini düzeltmeye çalışıyordu. Bazı insanlar ilişkilerde partner olmaktan çok, karşı tarafın duygularını taşımaya çalışıyor. Sürekli başka birinin mutsuzluğunu taşımaya çalışan biri, bir süre sonra kendi ruhunu unutuyor. Kadının da başına tam olarak bu geldi. Eskiden insanlara iyi gelen neşesi, yavaş yavaş yerini yorgunluğa bıraktı. Önceden bir odaya girdiğinde enerji getiren kadın, artık kimsenin fark etmediği sessiz bir gölgeye dönüşüyordu.

En kötüsü de şuydu: Kadın hâlâ adamı kurtarırsa her şeyin düzeleceğine inanıyordu. Bazı insanlar bir ilişkiyi yaşamak yerine, karşısındaki insanı iyileştirmeye çalışıyor sanki karşısındaki iyileştiğinde, içlerindeki boşluk da kapanacakmış gibi… Oysa insan, kendi karanlığıyla yüzleşmek istemiyorsa siz ona güneşi getirseniz bile perdeyi kapatıyor. Zamanla kadın daha sinirli, daha kırgın, daha tahammülsüz biri olmaya başladı. İnsan sürekli bastırıldığı yerde güzelliğini koruyamıyor. Kadın aslında ayna gibiydi. Adam ne verdiyse, bir süre sonra ona dönüşüyordu.

Ve bir gün kadın aynaya baktığında şunu fark etti:

Sevdiği adamdan önce, kendisini kaybetmişti.

Bir süre sonra adam değişen kadını fark etti. Ama onu bu hâle getiren şeyi değil, ortaya çıkan sonucu gördü yalnızca. Kadının eskisi gibi olmadığını söyledi. Sürekli mutsuz olduğunu, her şeyi büyüttüğünü, kafasında kurduğunu…

“Sen çok değiştin,” dedi mesela.

Sanki onu değiştiren kendi elleri değilmiş gibi.

Kadın artık daha sinirliydi. Daha kırgın, daha sessiz, daha yorgun… Çünkü insan sürekli bastırıldığı yerde bir süre sonra kendine bile tahammül edememeye başlıyor. Ama adam bunu görmek yerine kadını suçlamayı seçti. “Ben de yoruldum artık,” dedi. “Ben de bunaldım.” Oysa bazı insanlar önce sizi tüketip sonra neden içinizdeki o canlılık kayboldu diye şaşırıyor. Kadın uzun süre kendisinin problem olduğuna inandı. Belki fazla hassastı. Belki fazla düşünüyordu. Belki de gerçekten mutsuz bir insana dönüşmüştü. Ama sonra bir gün, çok basit bir şeyi fark etti: Eskiden böyle biri değildi. Çünkü insan bazen bir ilişkiyi kaybetmemek için kendinden o kadar çok eksiliyor ki, bir süre sonra eski hâlini hatırlamak bile canını acıtıyor. Kadın da uzun zamandır ilk kez geçmişteki kendisini düşündü. Bir zamanlar kahkahasıyla bir odayı değiştirebildiğini… Tek başına mutlu olabildiğini… Hayatı yalnızken de sevebildiğini hatırladı. Ve en çok da şunu fark etti: Bir insanı severken, kendisini yaşamayı bırakmıştı. Çünkü mesele bir erkeği kaybetmek değildi aslında. Mesele, bir ilişkinin içinde yavaş yavaş kendinden eksilmekti. İlk kez, sevgiyi kurtarmaktan çok kendini kurtarması gerektiğini anladı.

Bazı kadınlar giderken bağırmaz. Sessizce vazgeçer. Çünkü insanın içinde bir şey gerçekten bittiğinde, kavga etmeye bile hâli kalmıyor. Kadının içinde de bir şey sessizce kapanmıştı artık. Bu yüzden ilk kez “bitiyorsa bitsin” diyebildi. Çünkü bazen bir ilişkiyi ayakta tutmaya çalışmak, yanan bir evin içinde çiçek sulamaya benziyor. Bir yerden sonra insan ya kendini kurtarıyor ya da küllerin içinde kalıyor.

Ve kadın sonunda kendini seçti. Kolay olmadı. İnsan alıştığı acıyı bile özlüyor bazen. Ama yine de yürüdü. Önce korkarak, sonra güçlenerek… Çünkü bazı insanlar en karanlık hâllerinden bile yeniden ayağa kalkmayı öğreniyor.

Belki hâlâ canı yanıyordu. Belki bazı geceler yine ağlıyordu. Ama bu kez içinde kaybolduğu biri için değil, yeniden kendine dönebilmek için mücadele ediyordu. Ve insan kendini geri kazandığında iyileşiyor.

Kadın bir zamanlar kendini kaybettiğini sandı. Oysa içinde hâlâ aynı kadın vardı. Sadece uzun süre yanlış yerde solmuştu. Şimdi yeniden kendine dönüyordu. Daha güçlü ve daha gerçek bir hâliyle… Çünkü bazı kadınlar küllerinden doğmaz;

 Kendilerini kaybettikleri yerden yeniden toplar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Siz Bunu Benim Sesim Sandınız

Evlilikte En Büyük Sorun: “Biz” Olamamak

Kendine Biçilen Yerden Taşmak